Ben Enise, Gran Bahçe'nin kurucusuyum. Çoğumuzun benzer hikayeleri var. Dedelerimiz, ninelerimiz köyde yaşar, çiftçilikle uğraşırdı. Kendi çocuklarına okuyup "büyük adam" olmalarını öğütlediler. Çünkü köy hayatı zordu; tarım ya da hayvancılık para etmiyordu ve toplumda çok da saygı gören bir meslek değildi. Onların yetiştirdiği nesil, yani bizim ebeveynlerimiz, tahsil yapmayı onlardan daha çok önemsedi. Birçoğumuz üniversitelerde okuduk. Bize sürekli söylenen doktor ya da mühendis gibi saygı duyan meslekler edinmemizdi. Köy işini nasıl olsa herkes yapardı...
Ben de böyle bir hikayenin üçüncü nesildeki başkarakteriyim. Tam da benden beklendiği gibi çok iyi üniversitelerde eğitim aldım, mimar oldum. Dünyanın en prestijli ofislerinde tasarım mimarı olarak çalıştım; kült yapılarda şantiye şefliğine kadar uzanan bir kariyer sahibi oldum. Bu kariyer adımlarının hepsi hayalimdi, onları yapmış olmaktan çok mutluyum; ancak bir süre sonra başkaları için değil kendim için, tam olarak kendi konseptimle çalışmak istediğimi fark ettim.
Benim tüm çocukluğum; Giresun Tirebolu'daki Gran Mahallesi'nde bulunan, iki numaralı ahşap-kerpiç karışımı dedemin evinde geçti. Gençliğim ise yine Gran’da, bahçeler arasından gidilen ve yanında başka ev bulunmayan beş numarada; mirasta babamın payına düşen, bir zamanlar harmandaki fındığı beklemek için yapılan briket tuğlalı iki katlı evde geçti.
Fotoğrafta gördüğünüz yer; Tirebolu Gran Mahallesi’ndeki, biraz önce bahsettiğim dedemin harmanı. Ben fındığın içine doğdum. Her yaz fındık toplamak için köye gittik; fındık topladık, seçtik, bahçeye "gıdık" taşıdık, çuvalları bahçe içine yerleştirdik. Fındık bahçelerinde oyunlar oynadık.
Fındık nasıl toplanır, sezonda rekolte iyi mi, fındık çuvallanacak kadar kurumuş mu, patoza kaç dakikada vurulur (gelen makine dakika başına ücret alır) bu bilgiler bizim için doğuştan kazanılan yetenekler gibidir; bu yüzden kimse bunların aslında birer "uzmanlık" olduğunun farkına varmaz. Benim bunu fark etmem ise ilginç bir olayla oldu.
Berlin'de mimarlık yaparken iş arkadaşlarıma, neden her yaz staj yaptığımı şöyle anlatmıştım; "Bizim fındık bahçelerimiz var ve fındık toplamak dünyanın en zor işi. Babam için fındığa gelmemenin tek bir bahanesi olabilir, o da staj yapmak. Bu yüzden ben de her sene staj yaptım." Alman arkadaşlarım buna çok şaşırdı ve fındık toplama işinin kulağa harika geldiğini söyleyerek, durumu abarttığımı düşündüler. Oysa o harika tınısının arkasındaki emeği; dik yamaçlarda geçen saatleri, fındık ocağının altındaki tozu ve akşam çöken ağır yorgunluğu sadece o bahçeye girenler bilir. Yıllar içinde bu konu aramızda sıkça esprilere konu olduğu için çok sevdiğim arkadaşım Lydia'ya, bir fındık sezonunda birlikte köye gitmemiz gerektiğini, ancak o zaman gerçek yorumlarını ciddiye alacağımı söyledim.
Lydia planladığımız gibi Tirebolu Gran Mahallesi’ne geldi. Benimle birlikte dik yamaçlarda fındık topladı, iki harman patoz çekti ve fındık seçti. Bir gün harmanda fındık seçerken Lydia'nın sadece fındık kurdunun fındık kabuğunu delip çürüttüğü fındıkları ayırdığını fark ettim. Aslında fındığın içinde daha birçok "boş" fındık vardı; eliyle tartıp hafif olan taneleri ayıklaması gerekiyordu. Nasıl yapıldığını gösterdiğimde gözleri büyüdü: "Bir dakika, yani bunun hiç bir deliği yok ve sen sadece eline aldığında içinin boş olduğunu anlıyor musun?" dedi.

Elbette anlıyordum; ben değil, Gran'daki herkes anlardı bunu. Bizim için çocuk oyuncağıydı. Lydia inanamadı; deneme yapmak için benim "boş" dediklerimi taşla kırıp bakmaya başladı. Tabii ki fındıklar boş çıkıyordu. Lydia hayretle bana dönüp, "Enise, senin müthiş bir yeteneğin var! Ellerin adeta hassas bir tartı gibi. Bu inanılmaz, sen bir fındık uzmanısın!" dedi.
O zaman çok gülmüştüm ama haklıydı. Gran'daki herkes birer fındık uzmanıydı ve bu bizim için sıradandı. Çünkü çiftçilik ve onun öğretileri bizim dünyamızda da değerli sayılmıyordu.
Pandemi döneminde babamı ani bir şekilde kaybettikten sonra bahçelerle bizzat ilgilenmek durumunda kaldım. Bir yandan ilgilenirken bir yandan da fındığı zirai fayda sağlayacak şekilde araştırmaya başladım. Uzman ziraat mühendislerinden danışmanlık aldım ve şu acı gerçekle yüzleştim: Gran'ın etrafındaki tüm bahçeler çok verimli olmasına rağmen; bakımsızlıktan, yanlış ve eksik budama/gübrelemeden dolayı veriminin çok altında üretim yapıyordu. Geçen yıllarda, Ağustos sıcağında fındığı toplayıp çuvallayarak toptancıya sattığımızda asıl gerçek yüzüme çarptı: Verdiğimiz emeğin karşılığında ödenen para çok düşüktü.
Bizim fındığımız, Giresun'un dolayısıyla dünyanın en kaliteli fındığı. Belki sizin sofranıza bile gelmeden doğrudan ihraç ediliyor. Bu durum beni artık rahatsız etmeye başladı. En kaliteli fındığın yetiştiği topraklarda yaşayıp onu tüketememek; artı değer üretecek şekilde işlemeden yurt dışındaki tekelleşmiş markalara satıp, sonra onların en düşük kaliteli fındıklardan yaptıkları kremalara dünya kadar para vermek hak ettiğimiz bir şey değil.
Biz de kendi fındığımızı işleyebilir ve onu hak ettiği gibi bir marka haline getirebiliriz. Öncelikle en kaliteli ürünü hak ettiğimize inanmamız gerekiyor. Ben ezmeleri yaparken en kaliteli fındığı kullanıyorum. Bundan dolayı maliyet çok artıyor; ancak siz tüketicilerin bu farkı ağzınıza aldığınız ilk kaşıkta anlayacağına ve hak vereceğine eminim.
Gran Bahçe girişimi deneysel ilerleyecek. Her şeyi ben yapıyorum. Site tasarımından tutun, etiket tasarımına, ürün tanıtımından ürün reçetelerine kadar. Bundan dolayı öğrenmem gereken birçok yeni mecrayla karşılaşıyorum.
Gran Bahçe yalnız fındık satmayı hedefleyen bir marka değil, fındığın yetiştiği toprakları tanıtmayı, emeğin serüvenini anlatmayı ve yörenin kültürünü daha yakından tanımaya vesile olmayı hedefliyor. Ve en önemlisi tüm süreci kendi topraklarımızda yürüterek bıraktığımız karbon ayak izini minimuma indirmeyi istiyor.
Çok ümitli ve heyecanlıyım. Umarım bu yolculukta uzun bir süre birlikte oluruz...